Reklamlar
|
|
|
Reklamlar
|
|
|
Kategoriler
|
|
Dost Siteler
|
|
Asker Fıkraları
|
|
|
|
Hayal Hırsızı! |
Orta ikideyken, büyüdügü zaman ne olmak ve ne yapmak istedigi konusunda bir kompozisyon yazmasını istedi hocası. Çocuk bütün gece oturup günün birinde at çiftligine sahip olmayı hedefledigini anlatan 7 sayfalık bir kompozisyon yazdı. Hayalini en ince ayrıntısına kadar anlattı. Hatta hayalindeki 200 dönümlük çiftligin krokisini de çizdi.. Binaların, ahırların ve koşu yollarının yerlerini gösterdi. Krokiye, 200 dönümlük arazinin üzerine oturacak1000 metrekarelik evin ayrıntılı planını da ekledi.Ertesi gün hocasına sundugu 7 sayfalık ödev, tam anlamıyla kalbinin sesiydi. İki gün sonra ödevini geri aldı. Kagıdın üzerinde kırmızı kalemle yazılmış kocaman bir ''0'' ve ''Dersten sonra beni gör'' uyarısı vardı.
''Neden ''0'' aldım?'' diye merakla sordu hocasına, çocuk.. ''Bu senin yaşındaki bir çocuk icin gerçekçi olmayan bir hayal'' dedi, hocası.. ''Paran yok. Gezginci bir aileden geliyorsun!Kaynagın yok. At çiftligi kurmak büyük para ister. Önce araziyi satın alman gerekir. Bunu başarman imkansız''dedi.
''Eger ödevini gerçekçi hedefler belirledikten sonra yeniden yazarsan, notunu yeniden gözden geçiririm! dedi. Çocuuk eve döndü ve uzun uzun düşündü. Çocuk bir hafta kadar düşündükten sonra ödevini hiçbir degişiklik yapmadan geri götürdü hocasına.. ''siz verdiginiz notu degiştirmeyin''dedi.
''bende hayallerimi''....
O çocuk bugün 200 dönümlük arazisi üzerindeki 1000 metrekarelik evinde oturuyor.
Yıllar önce yazdıgı ödev ise şöminenin üzerinde çerçevelenmiş olarak asılı.
aynı ögretmen geçen yaz 30 ögrencisini bu çiftlige kamp kurmaya getirdi.
ayrılırken eski ögrencisine ''Bak'' dedi,
''ben senin ögretmeninken, hayal hırsızındım.
ama sen hayalinden vazgeçmeyecek kadar inatçıydın.''
|
|
|
Adım Atmadan Önce |
Adam yeni kamyonuna bakmak icin evinden çıktıgında, üç yaşındaki oglunun gayet mutlu bir biçimde elindeki çekiçle, kamyonun kaportasını mahvettigini görmüş. Hemen oglunun yanına koşmuş ve çocugunun eline çekiçle vurmaya başlamış... biraz sakinleşince, hatasını anlamış, çocugunu hemen hastaneye götürmüş.
Doktor çocugun kırılan kemiklerini kurtarmaya çalıştıysa da, elinden birşey gelmemiş. Çocugun iki elinin parmaklarını kesmek zorunda kalmış. Çocuk ameliyattan çıkıp, gözlerini açtıgında bandajlı ellerini farketmiş ve gayet masum bi ifadeyle:
''Babacıgım, kamyonuna zarar verdigim icin çok üzgünüm...''demiş, ardından babasına: ''Parmaklarım ne zaman yeniden çıkacak?'' diye sormuş.
Bu soruyla karşılaşan baba, eve dönmüş ve intihar etmiş.
birisi masaya süt döktügünde yada bir bebegin agladıgını işittiginizde, bu öyküyü anımsayın. Çok sevdiginiz birine karşı sabrınızı yitirdiginizi anladıgınızda, önce biraz düşünün.
|
|
|
Sabır |
Kavağın yanında bir kabak filizi boy göstermiş. Bahar ilerledikçe bitki kavak ağacına sarılarak yükselmeye başlamış. Yağmurların ve güneşin etkisi ile müthiş hızla büyümüş ve neredeyse, kavak agacıyla aynı boya gelmiş. birgün dayanamayıp sormuş kavağa:
- sen kaç ayda bu hale geldin ağaç?
- On yılda... demiş kavak.
- On yılda mı?... diye gülmüş ve çiçeklerini sallamış kabak.
- ben neredeyse iki ayda seninle aynı boya geldim bak.
- Doğru!... demiş ağaç. ''Doğru!...''
Günler günleri kovalamış ve sonbaharın ilk rüzgarları başladığında kabak, önce üşümeye başlamış sonra yapraklarını düşürmeye, soğuklar arttıkça da aşağıya doğru inmeye başlamış
Sormuş endişeyle kavağa:
- Neler oluyor bana ağaç?
- Ölüyorsun...demiş, kavak.
- Nicin?.. diyerek devam ettirmiş sorusunu,
Ağaç:
- benim on yılda geldiğim yere sen iki ayda gelmeye çalıştığın icin...
|
|
|
Bir Hastane Odası |
İki yatak ve hayat ile ölüm arasındaki çizgide yaşamdan yana kalmaya çalışan iki kalp hastası...
yataklardan biri pencere önünde, diğeri duvar dibinde... pencere kenarındaki sabahtan akşama kadar, pencereden dışarıya bakıp seyrettiklerini duvar dibinde bir şey görmeyen, aynı kaderi paylaşan hasta arkadaşına anlatıyor:
"-bugün deniz dünden daha durgun... rüzgar hafif esiyor olmalı... beyaz yelkenliler denizde belli belirsiz ilerliyor, kuğu gibi süzülüyorlar... park mı?... ha, park henüz tenha. salıncakların ikisi dolu, ikisi boş... geçen haftaki sevgililer yine geldiler. hep el-eleler... bir sıraya oturdular. gözlerini birbirlerinden ayırmıyorlar. erkek bilgiç tavırla birşeyler anlatıyor. nekadar da bir birlerine yakışıyorlar... ah kardeşim görmelisin. erguvanlar bugün çıldırmış... öyle bir çiçek açmışlar ki etraf mora boyanmış... erikler desen keza, tepeden tırnağa beyazlar giyinmiş, gelinler gibi. işte parkın neşesi çocuklar geldi. ellerinde rengarenk uçurtmalar, balonlar... umutlarını göğe uçuruyorlar. bugün martıların keyfine diyecek yok. masmavi denizin üzerinde gösteri uçuşu yapıyorlar. arada bir suya şöyle bir dokunup günlük yiyeceklerini topluyorlar"...
Bu böyle hergün sürüp giderken, her gördüğünü anlatıp dururken ansızın yeni bir kalp krizi geçirir pencere yanındaki adam... duvar dibindeki düğmeye bassa doktoru çağırabilir ve belkide arkadaşı kurtulabilir. ama... ama yapmıyor işte.
şeytan karışıyor işe. arkadaşı ölürse pencere kenarı boşalacak ve kendisi oraya geçecek. bugüne kadar kulaklarıyla duyduklarını gözleriyle de görecek ve duvar dibindeki düğmeye basmaz ve arkadaşı ölür. ertesi gün duvar dibindekini yatağından pencere kenarındaki yatağa taşırlar. beklediği an gelmiştir artık. yattığı yerden pencereden dışarıya bakar... dışarıda kapkara bir duvar...
|
|
|
Hayatın İçinden |
Çok güzel bir kadındı... Herkes tarafından beğenilen, güzelliğinin farkındabir kadındı. Bu yüzden kimselere kendini layık göremiyordu bir türlü,kimseleri beğenmiyordu. seneler evvel kızların 'Evde kaldı' damgası yediği yıllarda, o hala bekardı. Bu da umurunda bile değildi.
Sonra o adam çıktı karşısına. Adam bir kere de vurulmuştu kadına. Zatenherkes bir kerede vuruluyordu ona. O hiç yüz vermedi. Adamdan hiç hoşlanmadı. İnatla reddetti sinema ve paket paket çikolataları. Evlilik teklifini reddetmek icin ise bir saniye ile düşünmedi. Adam kararlıydı. aylarca kararından dönmedi. İkisi de uzun süre karşılıklı inatlaştılar.
Karlı bir günde, genç kadının komşusu kapıyı çaldı.
'Çabuk camdan dışarı bak! seninki dışarıda!'
Genç kadın cama koştu. Adam kapının önünde yatıyordu. Yemin etmişti zaten. teklifini kabul etmezse kapıdan ayrılmayacağını söylemişti. Genç kadın şaşırdı, şimdiye kadar en inatçı o çıkmıştı. O geceden sonra beraber gezmeye başladılar. O zamanların en lüks gezmesi sinemaya gitmekti. Sık sık sinemaya gittiler. Genç kadın onunla vakit geçirdikçe yüreği ısındı adama. Daha sonra onu sevebileceğini düşünmeye başladı. Aradan geçen günlerde sevdiğini anladı.
Aileler tanıştı. Söz kesildi, nişan yapıldı... Sevgililer muhteşem bir düğünle evlendiler... İkisi de mutluydu ama genç adam daha da mutluydu. Azmiyle başarmıştı her şeyi. Hiçbir şekilde sevgisinden vazgeçmemiş ve yılmamıştı. Genç kadını ikna etmiş ve kendini sevdirmişti. Yirmi sekiz yaşına kadar evlenmemeyi ve etrafın 'Güzelliğine rağmen evde kaldı' dedikodularını göze alan kadını kandırmayı başarmış, üstelik o zamanın çevre erkekleri arasında da büyük bir sükse yapmıştı.
Yıllarca o kadından çocuk istedi adam... İlkönce bir kızları sonra da bir oğulları oldu. İkinci doğumu doktorların 'Eğer hamile kalırsan ölürsün' ikazlarına rağmen doğurdu. Çünkü kocası bir de erkek çocuk istiyordu. Kızı olmuştu bir de erkek de şansını denemek istiyordu. Genç kadın kırmadı onu ve hayatını hiçe sayarak doğuma girdi. Tablo tamamlanmıştı artık. İki çocuk, biri kız, biri erkek... ve ikisi. Çocuklarına çok iyi baktılar. Genç kadın her bakımdan mükemmel bir anneydi.
Çocuklar büyüdüler... Okula başladılar. Babalarını görme fırsatları
olmuyordu çünkü çok çalışıyordu. senelerce çalışmıştı. Ailesinin her şeyi olması icin çabalamıştı... Çocuklar babalarına duydukları özlemle ona daha çok ilgi gösteriyorlardı. Genç kadın genellikle çocuklarıyla yalnızdı. Çünkü genç adam holding olma yolunda ilerleyen bir işiyle fazlasıyla haşır neşir olmak zorundaydı. Hepsi göğüslediler bunu. onlar tüm hasreti kabul ederken, genç adam eve çok geç saatlerde gelmeye ve evde daha az vakit geçirmeye
başladı. Akşam yemekleri artık beraber yenmiyordu. Bayram gezmeleri anne ve çocuklarla yapılıyordu.
bir aile icin en kötü parçalanma yaşanıyordu... Zaman geçtikçe bu garipliğin nedeninin iş problemleri olmadığı anlaşıldı. bir sabah küçük kız uyandığında annesiyle babasının mutfakta oturup konuştuklarını duydu.
'Çocukları al ve git. ben artık boşanmak istiyorum'
'Gitmeyeceğim' dedi genç kadın.
Her şey bitmişti artık. Karısı ve çocukları icin kendini parçalayan adam artık başkasına aşık olmuştu. Hatta yedi uzun senedir o kadınla beraberdi. Erkek çocuk istediği zamanlar ilişkileri başlamıştı. İstediği her şeyi elde etmişti artık. Parası da vardı. Baba olmayı da tatmıştı. senelerce peşinden koştuğu ve ikna etmek icin sokaklarda gecelediği kadınla evlenmişti. Çocuklar babalarını o evde yalnız bırakıp gitmek istedilerse de anneleri ısrarla gitmedi. Bu kadar kolay gönderemezdi onu evden... tam bir sene bekledi. Kocası iflas edip diğer kadın onu bırakıncaya kadar.
Adam beş parasız, kırık kalple eve döndüğünde artık baba diye koşacak çocuklar evde yoktu. Çocuklar konuşmuyordu onunla... Karısı mümkün olduğunca soğuk ve mesafeliydi... Her şey bitmişti aslında. Geriye kalan sadece onların dışardan bir aile olarak görünmesiydi. Oysa adam bu aileyi seneler evvel parçalamıştı.
Karısı onu kızı ve oğlu evlendiğinde ve ilk torunlarını kucaklarına
aldığında affetti. Çocuklar ise hiç affetmediler. En güzel yıllarını böyle bir duyarsızlıkla, yaşadığı aşk icin minik kalplerini kırarak yaşattığı icin hiç affetmediler... O yüzden ikisi de çocuklarına umutla ve sevgiyle bağlılar. Torunlar dedelerine tutkuyla bağlılar. Dedeleri, çocuklarına gösteremediği tüm şefkati onlara veriyor var gücüyle... Daha önce kırdığı iki minik kalbin yavrularına sevgiyi yaşatarak, acısını dindirmeye çalışıyor.
|
|
|
Sözün Bittiği Yer... |
Kanser hastanesinde başhekimken Serap adında genç bir hanım hastam vardı.
Bu hastam göğüs kanserine yakalanmış ve tedavi icin yurtdışına gitmek istemesine rağmen, bazı formaliteler sebebiyle o imkanı bulamamıştı.Serap'ı özel bir ilgiyle biz-zat ben tedavi altına aldım.
ve kısa bir süre sonra da Allah'ın izniyle iyileştiğini gördüm. ancak Serap'ın da bütün diğer kanserliler gibi ilk 5 yıllık süreyi çok dikkatli geçirmesi gerekiyordu.
bir iş kadını olan Serap, 4 yıl kadar sonra 1 ihale icin İzmir'e gitmek istedi.Kış aylarında olduğumuz icin uçakla gitmesi şartıyla kabul ettim.
Maalesef bilet bulamamış ve benden habersiz
bindiği otobüsün kaza gecirmesi uzerine 6 saat kadar mahsur kalmış. Dönüşünden kısa 1 sure sonra kanser, kemik ve akciğerine yayıldı.Serap bacak kemiklerindeki metasaz nedeniyle yürüyemez hale gelirken, hastalığın akciğerdeki tezahuru sebebiyle de devamlı olarak oksijen cihazı kullanıyor ve söylediği her kelimeden sonra ağzını o cihaza yapıştırarak nefes almak zorunda kalıyordu.
Evine gittiğim gün,yine güçlükle konuşarak:
- Doktor bey, dedi. ben size...dargınım.
-" Nicin?"diye sordum.
-d indar... bir... insanmışsınız... nicin...bana...da, Allah'ı... ölümü... ahireti... anlat mıyorsunuz?"
Dini inançlarının çok zayıf olduğunu bildiğim icin bu teklifi karşısında oldukça şaşırdım. O'nu üzmemeye çalışarak:
-"Doktora ulaşmak kolaydır dedim. Parayı bastırdın mı istediğine tedavi olursun. ancak iman tedavisi icin gönülden istek duymalısın..."
Konuşmaya mecali olmadığından "ben o isteği duyuyorum" manasında başını salladı. Artık ümitsiz bir tıbbi tedavinin yanı sıra,ebedi hayatın ve saadetin reçetesi olan iman derslerimiz başlamış ve son günlerini yaşayan Serap icin bu dersler "hızlandırılmalı öğretime" dönmüştü.
Anlattığım iman hakikatlarını bütün ruhuyla meczediyor ve arada bir soruyordu.
vefatına bir hafta kala:
-"Doktor Bey, dedi.ben...ölürken...ne...söyleme-liyim?"
-"senin durumun çok özel" dedim. Kelime-i
Şehadet sana uzun gelir. O anı farkedince Muhammed (s.a.v) sana yeter."
O, haliyle tebessüm ederek yine başını salladı.Çok ıstırabı olduğu icin Serap'a sürekli morfin yapıyor ve O'nu uyutmaya çalışıyorduk. ben, bir iş seyahati sebebiyle bir müddet ziyaretine gidemedim.
Dönüşumde annesi telefon ederek:
-"Serap, bir haftadır morfin yaptırmıyor." dedi.
"Sabahlara kadar inliyor ve çok ıstırap çekiyor."
Hemen eve gittim ve iğne yaptırmamasının
sebebini sordum. Aldığım cevabı hala
unutamıyor ve hatırladıkça ürperiyorum.
-"Ya morfinin tesiriyle ölüme uykuda
yakalanır ve son nefeste "Muhammed" diyemezsem?.
İşte Serap, böyle bir hanımdı.
Bu arada benden istihareye yatmamı ve eğer bir kaç gun daha ömrü varsa , son günü uyanık kalacak şekilde morfin yaptırılmasını
rica etti. ben hiç adetim olmadığı halde cuma gününe rastlayan o gece istihareye yattım ve Serap'ın acizliği hürmetine olacak ki Salp gunune kadar yaşıyacağına dair işaret sezdim.
Ertesi gün O'na:
-"Hiç korkma!" dedim."İğneyi vurdurabilirsin. "ve Serap bir veda niteliği taşıyan bu görüşmemizde son sorusunu da sordu:
- Doktorbey...Azrail...bana...nasıl...görünecek?"
-"Kızım," dedim. "O bir melek değil mi?Hiç
merak etme,sana yakışıklı bir prens gibi gelecektir."
Salı günü Serap'ın ağırlaştığı haberini alınca hemen eve gittim. ancak vefatına yetişememiştim. Ailesi tam manasıyla perişandi. Sadece kendisine uzun müddet bakan dindar bir hanım akrabası ayaktaydı ve beni görünce yanıma gelerek:
-"Doktor bey, biliyor musunuz , bu evde biraz önce bir mucize yaşandı!"dedi ve devam etti:
-Serap, bir saat kadar önce oksijen cihazını
attı ve "yataktan kalkması imkansız" denmesine rağmen kalkarak abdest aldı,
iki rekat namaz kıldı. Bütın ev halkı hayretten donup kaldık. ve kelime-i Şehadet getirerek vefat etmeden biraz önce de:
-"Doktor bey'e söyleyin, dedi.
Azrail, O'nun söylediğinden de güzelmiş!!!"
Onk. Dr. Haluk Nurbaki
|
|
|
Güzel Geçmek |
bir kral halkı icin geniş bir yol yaptırmaya karar verdi.Yapımı tamamlanan yolu halka açmadan önce, bir yarışma düzenlemeye karar verdi. İsteyenin bu yarışmaya katılabileceğini ilan ettiren kral, yoldan en güzel geçecek kişiyi belirleyeceğini söyledi.
Yarışma günü, insanlar akın ettiler. Bazıları en güzel arabalarını, bazıları en güzel elbiselerini getirmişti. Kadınlardan kimileri saçlarını en güzel biçimde yaptırmıştı, kimi de yanlarında en güzel yiyecekleri getirmişti. Gençlerden bazıları spor kıyafetler icinde yol boyunca koşmaya hazırlanıyordu.
Nihayet, tüm gün insanlar yoldan geçtiler, fakat yolu kat edip tekrar kralın yanına döndüklerinde hepsi aynı şikayette bulundu:
Yolun bir yerinde büyükçe bir taş ve moloz yığını vardı ve bu moloz yığını yolculuğu zorlaştırıyordu.
Günün sonunda yalnız bir yolcu da bitiş çizgisine yorgun argın ulaştı. Üstü başı toz toprak icindeydi, ama krala büyük bir saygıyla yönelerek elindeki altın kesesini uzattı:
-"Yolculuğum sırasında, yolu tıkayan taş ve moloz yığınını kaldırmak icin durmuştum. Bu altın kesesini onun altında buldum. Bu altınlar size ait olmalı."
Kral gülümseyerek cevap verdi:
"O altınlar sana ait delikanlı."
"Hayır, benim değil. benim hiçbir zaman o kadar çok param olmadı."
"Evet" dedi kral. "Bu altınları sen kazandın, zira yarışmanın galibi sensin. Yoldan en güzel geçen kişi sensin. Çünkü, yoldan en güzel geçen kişi, ardından gelenler icin yoldaki engelleri kaldıran kişidir ! "
|
|
|
Kral Ve Eşleri |
bir zamanlar, büyük ve güçlü bir ülkeyi yöneten kralın dört eşi varmış.
Kral en çok dördüncü eşini sever, bir dediğini iki etmez, her şeyin en güzelini, en iyisini ona verirmiş.
Kral üçüncü eşini de çok severmiş. Bu güzelliğin bir gün kendisini terk edebileceğinden korktuğu icin, onu çok kıskanır,üzerine titrermiş.
Kral ikinci eşini de severmiş. kendisine karşı her zaman iyi ve sabırlı davranan eşi, ne zaman bir derdi olsa daima onun yanında bulunur, sorunun çözümünde ona destek verirmiş.
Kraliçe olan birinci eşiymiş kralın. Onu en çok seven, karşılık beklemeden seven,sağlığına ve hükümranlığına en büyük katkıyı sağlayan bu eşi olmasına rağmen, kral bu eşini hiç sevmez ve onunla hiç ilgilenmezmiş.
bir gün kral ölümcül bir hastalığa yakalanmış.
Yakında öleceğini anladığı ve öldükten sonra yalnız kalmaktan çok korktuğu icin, eşlerinden hangisinin ölüm yalnızlığını kendisi ile paylaşmak isteyebileceğini öğrenmek istemiş.
En çok sevdiği dördüncü eşine, "Ölüm yolculuğunda bana eşlik etmek ister misin?" diye sorduğunda, aldığı yanıt kalbine bir bıçak gibi saplanan, kısa ve net, "Mümkün değil!" olmuş.
"Hayatim boyunca seni sevdim, sen benimle birlikte ölmeyi kabul eder misin?" sorusunu üçüncü eşi, "Hayır, hayat çok güzel. sen ölünce ben yeniden evleneceğim." diye yanıtlamış ve kral bir kez daha yıkılmış.
"Her sorunumda, her zaman yanımda olan, bana yardim eden sendin. Bu sorunumda da bana yardımcı olur musun?" sorusuna karşı, ikinci esinden, "Bu sorunun icin bir şey yapamam. Olsa olsa sana mezarına kadar eşlik eder, güzel bir cenaze töreni yaptırır ve yasını tutarım." karşılığını almış.
Büyük bir hayal kırıklığı yaşamakta olan kral birinci eşinin sesiyle irkilmiş:
"Nereye gidersen git, seninle olurum, seni takip ederim."
"Ah!" diye inlemiş kral; "Keşke bir şansım daha olsaydı..."
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * *
Aslında gerçek Yaşamda hepimiz dört eşliyiz...
Dördüncü eşimiz "vücudumuz"! Onun güzel görünmesi icin ne kadar zaman, kaynak ve çaba harcarsak harcayalım, öldüğümüzde bizi terk edecektir.
Üçüncü eşimiz "sahip olduğumuz servet ve statümüz"! Ölür ölmez başkalarına yar olacaktır.
İkinci eşimiz "ailemiz ve dostlarımız"! Tüm sorunlarımızı paylaştığımız bu kişilerin en son yapabilecekleri şey, bu dünyadan gözleri yaşlı bizi uğurlamak olacaktır.
ve birinci eş... "ruhumuz"!
|
|
|
Kıskanmak |
Telefonu sinirle birbirlerinin yüzüne kapamışlardı...
Elleri titriyordu kadının... Adamın aşkı artık onun taşıyamayacağı kadar fazlaydı. Hayalini bile kurmadığı bir aşktı bu. Geçmiş de o da çok sevmişti ama bu kadarını hiç hayal etmemişti doğrusu...
Genç adam onu kaybetmekten ölesiye çok korkuyordu. Aşkının şiddetiyle
kıskançlık krizleri de artmıştı. Genç kadının bütün gün ne yaptığından haberdar olmak istiyor, öğle yemeklerinde pilavının üstüne yoğurt koyup koymadığını bile merak ediyordu. Telefonlar ve kontroller bitmiyordu. Mail kontrolleri da buna eklenmişti... Etraftaki bütün erkek cinsiyet organları taşıyan canlılar genç adam icin tehlike sinyalleri veriyordu... Kadının erkek arkadaşları mümkün olduğunca etraftan uzaklaştırılmıştı... Yemeğe gitseler, yan masadaki adam, bara gitseler biraz ilerideki yakışıklı sürekli
rahatsız ediyordu genç adamı... Sanki birisi sevgilisini kapıp kaçacakmış gibi davranıyordu...
Genç kadın, ilk zamanlar pek önemsemedi bu durumu... Aşkın ilk günlerinin iniş çıkışları diye düşündü. Aşk durgunlaştıkça bu da geçer diye hayaller kurdu... bir türlü bitmek bilmedi ama... Sanki genç adamı aldatıyormuş gibi sürekli kontrol edilmek artık onu çileden çıkarmaya başlamıştı. Anlattığı hiçbir şeyi dinletemiyor, dinletse de anlatamıyordu. Garip bir çözülmezliğin icine düşmüşlerdi beraber... Genç adam sevgilisinin tüm yakınmalarını 'sen erkekleri bilmezsin!' diye kesip atıyordu... bir türlü anlayamadılar birbirlerini.
tek çare kalmıştı. Bu kontrollerin sıkıntısını, genç adama aşatmak...
Kadınsı plan yapıldı...
Genç kadın, her tarafta adamı kıskandı. Belli etti. Kavga çıkardı. Huysuzluk yaptı. Adam yakındıkça 'sen kadınları bilmezsin, alıverirler seni elimden' dedi. Sevgilisinin işyerine gittiğinde her kadının ismini sordu, bakışların hesabını sordu. Cep telefonundaki bütün mesajları okumaya, kadın ismiyle kaydedilmiş bütün telefonların listesini tutmaya başladı... Genç adam artık bunalmıştı... Kadın, adamın o güne kadar yaptığı bütün kıskançlık
törenlerinin en şiddetlilerini sahneledi arka arkaya.
Genç kadın sevgilisinin yaptığı garip hareketleri görmesi icin olayı
uzattıkça uzattı... Adam pes etti en sonunda. Anladı... Kontrol edilmenin; hele ki yetişkin bir insan icin, bu şekilde kontrol edilmenin ve potansiyel aldatıcı gözüyle bakılmanın rahatsızlığını hissetti... Aslında aşık olduğu birine nasıl eziyet ettiğini anladı. Kıskançlığın artık paranoyaya dönüştüğü ilişkilerin birden bire tam ortadan çatırdayacağını hissetti...
Kıskanılanın, kıskanç tarafı zaman zaman boğmak istediğini öğrendi. İlişkisiçatlayacağına kendisini çatlattı...
Onu yiyip bitiren her şeyi bir gece sakin düşünerek attı icinden...
bir daha kıskanmadılar mı birbirlerini?
Kıskandılar tabi...
ama hiç abartılmadı... Yaşananın aslında bir savaş değil de bir aşk olduğu unutulmadı...
|
|
|
İlan-ı Harp |
Ülkelerin birbirlerine önceden savaş ilan ederek savaştıkları dönemde, bizim "Rize" İli'miz Çin Devletine savaş ilan etmiş! Çin'liler uzun uzun araştırmışlar ancak "Rize" diye bir devleti hiç duymadıkları gibi hartadan da böyle bir devleti bulamamışlar. Daha sonra Çinlinin biri Türkiye'de Rize diye bir yerin varlığını öğrenmiş ve bunu yönetime bildirmiş, Rize bir devlet olmasa bile Çin yönetimi ortada ilan edilmiş savaş olduğu icin bütün ordularını toplayarak karadan ve denizden Rize'ye doğru gelmeye başlarlar, bu arada Rize boş durmayıp yaşlılardan oluşan bir savaş komitesi kurmuş geride kalan genç, çocuk ve kadınlar da mevzilerdeki yerlerini almış Çinlileri beklemeye başlamışlar, derken denizden ve karadan mahşeri bir kalabalıkla çin askerleri görünmeye başlamış ve o hızla da bütün önlerine çıkan Rizelileri kesip biçmeye başlamışlar ancak yaşlılardan oluşan savaş komitesinden ateş emri gelmediği icin mevzilerde bakleyen Rizeli milisler Çinlilere karşılık veremiyorlarmış, bu durum epey uzayınca Rizeli gençlerden biri fazla dayanamayıp mevziden fırladığı gibi doğruca savaş komutasının bulunduğu karargaha girerek 'bir hışımla' "Çinliler celdi hepumuzi çeseyiler, biz onlara bişe edemeyiruk, bize niye ateş emri vermeyisunuz, yoksa korktunuz mi? aha bu Çinlilerden der." bunun üzerine Komitenin Başkanı; "uşağum sen ne deyisun, ne korkması, biz aha bu kadar Çinliyi nereye gömeceuk oni karar etmeye çalişiyiruk"
|
|
|
|
|
Reklamlar
|
|
|
En Yeniler
|
|
En Çok Okunanlar
|
|
En İyiler
|
|
İstatistikler
|
|