Fıkra Blog

Reklamlar

Reklamlar

Kategoriler

Dost Siteler

Asker Fıkraları


Zehir!
Uzun yillar önce Çinde Li-Li adli bir kiz evlenir ve ayni evde kocası ve kaynanası ile birlikte yaşamaya başlar. Lakin kısa bir süre sonra kayınvalidesi ile geçinmenin çok zor oldugunu anlar.İkisininde kişiligi tamamen farklıdır buda onlarin sık sık kavga edip tartışmalarına yol açar. Bu Çin geleneklerine göre hoş bir davranış degildir ve çevrenin oldukça tepkisini alır.birkaç ay sonra bitmez tükenmez gelin kaynana kavgalarından ev onun ve kayınvalidesi ile arada kalan eşi icinde cehennem haline gelmiştir.Artık birşeyler yapmak gerektigine inanan genç kadın dogru babasının eski bir arkadaşı olan baharatçıya koşar ve derdini anlatır. Yaşlı adam ona bitkilerden yaptıgı bir ilaç hazırlar ve bunu 3 ay boyunca hergün azar azar kaynanası icin yaptıgı yemeklerin icine koymasını söyler. Zehir az az verilecek , böylece onu gelininin öldürdügü belli olmayacaktır. Yaşlı adam genç kadına kimsenin ve eşinin şüphelenmemesi icin kaynanasına çok iyi davranmasını ona en güzel yemekleri yapmasını söyler.Sevinç icinde eve dönen Li-Li yaşlı adamın dediklerini aynen uygular . Hergün en güzel yemekleri yaparak kaynanasıniın tabagına azar azar zehiri damlatıyordu. Kimseler şüphelenmesin diyede ona çok iyi davranıyordu. bir süre sonra kayınvalideside çok degişmişti ve ona kendi kızı gibi davranıyordu. Evde artık barış rüzgarları esiyordu.Genç kadın kendisini agır bir yük altında hissetti yaptıklarından pişman bir vaziyette baharatçı dükkanının yolunu tuttu ve yaşlı adama şu ana kadar kaynanasına verdigi zehirleri onun kanından temizleyecek bir iksir icin yalvardı, Yasli kadinin ölmesini artik istemiyordu. Yasli adam yasli gözlerle karsısında konuşup duran Li-Li ye baktı ve kahkahalarla gülmeye başladı.Sevgili Li-Li dedi ; Sana verdiklerim sadece vitaminlerdi. Olsa olsa kayınvalideni sadece daha da güçlendirdin hepsi bundan ibaret. Gerçek zehir ise senin beyninde olandı. sen ona iyi davrandıkca oda dagıldı ve yerini sevgiye bıraktı böylece siz gerçek bir ana kız oldunuz dedi.eski bir Çin atasozü şöyle der ; Gül veren elde gül kokusu kalır.Sevilen insan sevgisini insanlara veren insandır...



Meşe Agacı...
Kuraklık o yıl, New Jersey'in yemyeşil çayırlarını kahverengine
çevirmiş ve tüm New Jerseylilerin gurur kaynağı yüzyıllık dev ağaçların
yapraklarının zamanından önce dökülmesine neden olmuştu.

Kuraklığın kırküçüncü gününde, küçük bir kentin yoksullar mahallesinden geçen
Tom Greenfield adlı genç bir tarım uzmanı, tozlu yolda bir kova suyu
sürüklercesine taşıyan yaşlı bir kadına rastladı.Otomobilinin camını indirdi ve
yaşlı kadına seslendi: "sizi gideceğiniz yere kadar götürebilir miyim, bayan?"

Yaşlı kadın teşekkür etti ve bir kilometre kadar geride kalan evini işaret etti:
"Zaten şu kadarcık bir yoldan geliyorum" dedi ve yüz metre ötedeki
dev bir meşe ağacını göstererek "Zahmet etmenize gerek yok..." dedi.

"Iki üç adımlık yolum kaldı. "Greenfield, kadının bir kova suyu ne yapacağını
merak etti. Onu arkasından izledi. Yaşlı kadının, zorlukla taşıdığı kovayı
bahçenin uzak bir köşesindeki büyük meşe ağacına kadar sürükleyip,
sonra da kovadaki suyla meşe ağacını suladığını görünce, hem hayran kaldı,
hem de şaşırdı. Yanına yaklaştı ve sordu: "Bu ağacı sulamak icin mi
o bir kova suyu bir kilometre öteden taşıdınız? Güçlükle kaldırdığınıza göre
kova galiba çok ağırdı." Yaşlı kadın, genç adama gülümseyerek baktı.

"tam 81 yaşımdayım. Bu ağaç ise, yaşamdaki tek dostum.
Küçük bir kızken arkadaş olmuştum onunla. Şimdi hiçbiri yaşamayan
tüm arkadaşlarımla bu ağacın çevresinde, bilseniz ne oyunlar oynadık,
onun gölgesinde nasıl dinlendik... Bu ağaç kurursa ne yaparım, ben?

"Tarım uzmanı genç adam, yüzyıllık dev meşe ağacına uzun uzun ve
dikkatlice baktı. Deneyimli gözü, ağacın giderek kurumakta olduğunu görmekte
gecikmedi. Yaşlı kadın, meşe ağacıyla arkadaşlığını anlatmayı sürdürdü:

"Annem beni dövdüğü ya da azarladığı zaman bu ağaca tırmanırdım,
onun kollarına sığınırdım" dedi. "Nişanlım, parmağıma nişanı ağacın altında taktı.
benim icin böylesi anılarla dolu olan bu ağaç icin, bir kilometre öteden
bir kova su taşımamı gerçekten çok mu görüyorsunuz?"

Yaşlı kadın ertesi gün elinde su kovasıyla yine meşe ağacına giderken,
ağacın çevresinde beş altı işçinin çalışmakta olduğunu gördü.
Kovayı yere bıraktı ve işçilere doğru koşarak "Bırakın ağacımı" diye bağırdı.

"Dokunmayın benim ağacıma..." Işçilerin başındaki adam kasketini çıkardı
ve yaşlı kadınısaygıyla selamladı: "Ağacınıza kötü bir şey yapmak icin değil,
onu kurtarmak icin geldik, hanımefendi" dedi. "Ağacınızın köklerinin
çevresinde kanallar açtık ve onları tankerimizin deposundaki suyla doldurarak,
ağacınızı bol bol suladık." Yaşlı kadın su tankerinin üzerinde yazılı olan
"Greenfield Fidanlığı" adına takıldı. "fakat ben sizi çağırmadım ki?" dedi.
"Kim gönderdi sizi buraya?" Adam, saygılı tavrıyla yanıt verdi:
"bizi buraya gönderen kişi, adını söylemedi efendim" dedi.

Yaşlı kadın, yeterli suya kavuşan arkadaşı meşe ağacının altında durdu
dün sohbet ettiği genç adamı anımsamıştı, işçilerin tek tek ellerini
sıktıktan sonra uzaklaşan kamyonun arkasından yaşlı gözlerle baktı.



Kucaktaki Hazine
Kadının biri, cömert oldugu söylenen yaşlı bir bilgeye gidip: "Bu şehirde benden fakir insan yok...!" demiş. "Bana biraz yardım eder misiniz." Bilge adam, kadının kucagındaki bebegin bir ipegi andıran yanaklarını okşayıp öptükten sonra: "Demek fakirsin" demiş. "Hemde çok fakir. ama karşılıksız yardım etmek adetim degil...Eger yardım istiyorsan, çocugunun parmagını satman gerekir...."
Kadın, önce deli oldugunu sanmış bilgenin. Daha sonra da, kötü bir şaka yaptıgını... ama adam ciddi görünüyormuş. Kadına bir kese altın uzatıp: "ayak parmagına da razıyım" demiş. Zaten cerrah oldugumdan, ona hiç acı çektirmem. Kadın, bütün kanını donduran bu teklif üzerine kaçmayı düşünürken, adam: "Sadece tırnagını söksem de olur!" diye devam etmiş. Biliyorsun zamanla yenisi çıkar. Kadın, bu ruh hastasına daha fazla dayanamamış. ve kapıyı çarpıp uzaklaşırken, adam onun arkasından: "Nasıl bir fakir oldugunu anlayamadım...!" diye bagırmış. "Kucagındaki hazinenin tırnak kadar parçasını, bir kese altına degişmiyorsun...."



Bir Saatini Satın Alabilir Miyim?
Adam yorgun argın eve döndügünde beş yaşındaki oglunu kapının önünde kendisini beklerken buldu. Çocuk babasına, saatte ne kadar para kazandıgını sordu. Zaten yorgun gelen adam, ogluna "Bu senin işin degil" diyerek karşılık verdi. Çocuk dayattı: "Babacıgım lütfen bilmek istiyorum" dedi. Adam, "Bu kadar çok bilmek istiyorsan söyleyeyim" dedi, "saatte 20 dolar kazanıyorum." bunun üzerine çocuk, babasından bir istekte bulundu: "Peki babacıgım, bana 10 dolar borç verir misin?" dedi. Adam daha da sinirlendi: "benim senin saçma oyunlarına ya da benzeri şeylerine ayıracak param yok" dedi. "Hadi derhal odana git ve kapını kapat" ÇOcuk sessizce odasına çıkıp kapısını kapattıktan sonra, adam sinirli sinirli düşünmeye başladı: "Bu çocuk nasıl böyle şeylere cesaret eder?" dedi kendi kendine.
Aradan bir saat geçmiş, adam biraz daha sakinleşmişti. Çocuguna, parayı neden istedigini bile sormadıgı geldi aklına. Yukarıya, çocugun odasına çıktı ve yatagına uzanan çocuguna, uyuyup uyumadıgını sordu. "Hayır uyuymuyorum" diye yanıtladı çocuk. Adam çocugundan özür diledi: "Sana az önce sert davrandıgım icin üzgünüm ama uzun ve yorucu birgün geçirdim, yorgunum" dedi. ve elindeki parayı uzattı: "Al bakalım istedigin 10 doları."
Çocuk sevinçle haykırdı: "Teşekkürler babacıgım" dedi ve yastıgının altında sakladıgı buruşuk paraları çıkardı, elindeki parayla birleştirdi, tümünü tane tane saymaya başladı. Oglunun yastık altından para çıkartıp saydıgını gören adam, yine sinirlendi: "Paran oldugu halde neden benden para istiyorsun?" diye bagırdı, "benim senin saçma sapan oyunlarına ayıracak zamanım yok." Çocuk babasının bagırmasına aldırmadı bile: "fakat yeterince param yoktu ki... ancak şimdi tamamlayabildim" dedi ve elindeki paraların tümünü babasına uzattı. "İşte sana 20 dolar, babacıgım" dedi, "ŞİMDİ BİR saatİNİ ALABİLİR MİYİM?...."



Sultan İle Köle
bir zamanlar ayaz adlı bir köle varmış. Takdir bu ya, köle birgün Sultan Mahmud'un kölesi olmuş. Sultan köleyi taşıdıgı asil karakteri sebebiyle çok sevmiş. Derken Sultan'ın öylesine itimadını kazanmış ki, bütüb sultanlıgın haznedarı tayin edilmiş ve en kıymetli ve zarif mücevherler, taşlar ona emanet edilir olmuş. Bu gelişmeyi görensaraylılar ise durumdan pek rahatsız olmuşlar. Hasretleri ve kibirleri yüzünden, sözüm ona basit köleye böyle bir mevki verilmesini vekendi rütbelerine çıkarılmasını bir türlü hazmedememişler. Bu duygular icinde, özellikle Sultan yakınlarındaysa ondan gün geçtikçe daha çok şikayet etmeye başlamışlar ve asil ruhlu kölenin itibarını zedelemek icin ellerinden geleni yapmışlar. bir gün Sultan'ın huzurunda bir saraylının digerine şöyle dedigi duyulmuş; "Köle ayaz'ın sık sık hazineye gittigini biliyor musun? Onun mücevherlerimizi çaldıgından adım gibi eminim" Sultan buna inanmamış. "İşin aslını kendi gözlerimle görmeliyim" demiş. Duvara küçük bir delik yaptırıp, içeride olanları seyretmeye hazırlanmış. Kölenin sessizce içeri girdigini, kapıyı kapattıgını ve sandıga gittigini görmüş. Orada sakladıgı küçük bir bohçaymış bu. Bohçayı öpmüş alnına koymuş ve sonra da açmış. İçinden çıkan, köleyken giydigi yırtık pırtık bir elbise! aynanın karşısına geçmiş. kendi kendine, "Dahaönceleri bu elbiseyi giydigin zamanlar kim oldugunu hatırlıyor musun?" diye sormuş. "bir hiçtin sen... Hepsi hepsi satılacak bir köleydin ve Allah, Sultan'ın eliyle sana rahmetinden belki de hiç haketmedigin nimetler lütfetti. Asla nereden geldigini unutma! Çünkü mal mülk insanın hafızasını uçurur,unutuluşlara sürükler. Şimdi sen de, nimetçe sende aşagıda olanlara kibirle bakma ve daima hatırla ayaz, hatırla!" Sandıgı kapatmış, kilitlemiş ve sessizce kapıya dogru yürümüş. Hazine dairesinden çıkarken birden Sultan'la yüz yüze gelmiş. Sultan gözlerini ayaz'ın yüzüne dikmiş dururken, yanaklarından aşagıya yaşlar süzülüyormuş ve bogazı öyle dügümlenmiş ki, konuşmakta güçlük çekmiş. "Bugüne kadar mücevherlerimin haznedarıydın, ama şimdi... kalbimin haznedarısın. Bana benim de önümde bir hiç oldugum kendi Sultanımın huzurunda nasıl davranmam gerektigi dersini verdin...."



Tablonun Değeri
bir gün Avrupa'nın ünlü sanat merkezi kentlerinden birin de gezen çocuğun biri bir vitrinde çok hoş bir tablo görür. Tablo bedeli oldukça pahalıdır. Çocuk bu tabloyu bir sonra ki sene abisinin doğum gününe almayı ister ve bir iş bulup kıt kanaat geçinerek biriktirdiği tüm para ile mağazaya gider.

Şanslıdır tablo hala satılmamıştır. İçeri girer ve tabloyu bir süre yakından izledikten sonra resmi yapan sanatçıyı bulur ve "Abimin doğum günü icin bu resmi satın almak istiyorum, tüm paramda bu kadar" der. Ressam bir süre düşündükten sonra. Resmi paketler ve resmi satar. Çocuk paketini alır ve teşekkür ederek çıkar.

Mağazada ressamın arkadaşları da vardır ve şaşkın şaşkın sorarlar:

"sen ne yaptın o resmin değeri milyonlar ederdi. Neden bu kadar cüzi bir rakama sattın?"

Ressam cevap verir:

"Evet ben bu resme milyonlarını verecek bir sürü insan bulabilirdim, ancak tüm servetini bu resme verecek kaç kişi bulabilirdim?..."




Kırlangıçın Aşkı
Günlerden bir gün kırlangıcın biri bir adama aşık olmuş. ve adamın penceresinin önüne konup adama şöyle demiş:
- ben seni çok seviyorum lütfen pencereyi açıp beni içeri alda birlikte yaşayalım.
Adam:
- Olmaz alamam... sen bir kuşsun hiç bir kuş adama aşık olur mu?... demiş.
Kırlangıç tekrar:
- Lütfen pencereyi açıp beni içeri al birlikte yaşarız. Hem ben sana dost ve arkadaş olurum canında sıkılmaz birlikte yaşar gideriz. demiş.
Adam yine:
- Olmaz alamam...Git başımdan, diye cevap vermiş.Üçüncü ve son defa kuş adamın penceresinin önüne konup adama tekrar şöyle demiş:
- Lütfen beni içeri al.. Artık soğuklarda başladı, dışarıda kalamam biliyorsun ben sıcak havalarda yaşayabilirim sadece beni içeri almazsan başka sıcak ülkelere gitmek zorunda kalırım. Lütfen beni içeri alda burada kalayım. birlikte yemek yer omzuna konar seni neşelendirir sana yarenlik ederim. Hem sen de benim gibi yalnızsın, der...
Adam ona:
- Git derhal başımdan!... ben yalnız kalırım demiş ve kuşu kovmuş...
Kırlangıçta bu cevap üzerine üzüntülü bir şekilde uçmuş ve uzaklara gitmiş. Adam kırlangıç uzaklara gittikten sonra düşünmüş ve kendi kendine "ben ne aptal , ne kadar akılsız bir adamım, niye kırlangıçla birlikte kalmayı kabul etmedim? Ne güzel birlikte kalırdık" demiş ve çok pişman olmuş, pişman olmuş ama iş işten geçmiş. kendi kendine nasıl olsa sıcaklar başlayınca kırlangıcım yine gelir bende onu içeri alır birlikte mutlu bir hayat sürerim, demiş. ve penceresini sonuna kadar açıp beklemeye başlamış. Yazın gelmesiyle kırlangıçlar da gelmeye başlamış. ama onun kırlangıcı gelmemiş.Yazın sonuna kadar hiç penceresini kapatmadan pencerenin başında beklemiş ama boşuna. Kırlangıç yokmuş. Gelen kırlangıçlara sormuş ama onun kırlangıcını gören olmamış. Sonunda bir bilge kişiye halini danışmak ve ondan bilgi almak icin gitmiş.Bilge kişiye olayı anlattıktan sonra bilge kişi ona şöyle demiş:
- Kırlangıçların ömrü 6 aydır.



Kanser
Doktor Serkan Acar beyin şaşkınlığını kanser olduğumu ve beynimdeki radyoaktif maddenin iki ay içerisinde ölümüme sebeb olacağını açıklamaya çalışırken gözlerinden okuyabiliyordum. Neden olmasındı çünkü bu üçüncü kez kansere yakalanışımdı. bir insan üç kez mi kansere yakalanırdı?
Ümitsiz bir sesle devam etti " Göğüs ve cilt kanserlerini daha önce yenmeyi başarmışsınız. Yine başarabilirsiniz. Allah'tan ümit kesilmez"

hastaneden çıktığımzda hava kararmıştı ve umutsuz bir sonbahar yağmuru yağıyordu. bir taksi çeviren kocam şoföre " konak pier " dedi. Oraya vardığımızda yağmur şiddetini iyice artırmıştı. Koşarak içeri girdik ve deniz manzarası olan bir kafenin cam kenarına oturduk. İkimizde sessizdik. ben başımı pencereye dönerek denize düşen yağmur tanelerinin oluşturduğu noktacıkları izlemeye koyuldum. Kalbim güm güm vuruyor ve bu sefer ölümden çok korktuğumu düşünüyordum. Aslında kendim icin değil küçük kızım icin korkuyordum. Çünkü zavallıcık henüz sekiz yaşındaydı. Bu vahşi dünyada onu nasıl annesiz bırakabilirdim ben. Bu düşünceyle pencereden şiddetle yağan yağmuru izleyip sitemle "Allah'ım neden yine ben" diye mırıldandım. Sesimi duyan kocam bana doğru usulca uzandı avuçlarını yanaklarıma yapıştırarak gözyaşlarımı sildi. " hayatım " dedi, onunda gözlerinden akan acı yaşları görebiliyordum. Buna rağmen çok tatlı bakışları vardı. Lafını bitirmeesine izin vermeden " korkuyorum " dedim. " bu sefer çok korkuyorum, mücadele edecek gücüm kalmadı "
Ellerimi yanaklarıma kocamın ellerinin üzerine yapıştırdım ardından yüzümü çevirerek avuç icini tarif edilemez bir hüzünle öptüm. Ellerim benide şaşırtacak derecede titriyordu.
Kocam konuşmaya devam etti. " Pes edemezsin. sende biliyorsun Önünde kalıcı eserler bırakabilmen icin koskoca iki ayın var. Hem sen demiyormuydun -- bir gün herkes tarafından beğenilen resimler çizip ünlü olacağım -- diye. Hadi önümüzdeki iki ayı dolu dolu değerlendirelim." Kocam son derece içten konuşuyordu.
Titrek bir sesle " Öleceksem bile iz bırakarak öleceğim" diyerek kocamı tasdikledim.
Günler hızla ilerlemeye başladı. her gece ölümü hatırlayıp kızımı öpüyor, kokluyor kocamla vedalaşıyordum. Allah'ım ne kadar acı vericiydi bu. Öte yandan
Doktorun belirttiği iki ayı doldurana kadar gece-gündüz resim yaptım. Bana "anne" diyen öğrencilerimle daha fazla zaman geçirdim. Bu arada Mithatpaşa caddesi Asansör durağında " Obje Sanat Galerisini " açtım. Herşey mükemmel gidiyordu benim icin. Ölümü bile unutmuştum. fakat bir öğleden sonra öğrencilerimle birlikte çay içiyorken baygınlık geçirmişim. beni hemen doktoruma götürmüşler. Uyandığımda kocamın, dostlarımın ve ailemin yanımda olduklarını gördüm. Değişik duygular içerisindeydim. Mutlu mu olsaydım üzülsemiydim? Hepsinin gözlerinde ölümümü gün be gün an be an izlemiş olmanın verdiği hüznü görebiliyordum. Ölüm bir insana bu kadar mı yaklaşırdı. bir süre sonra doktorun odasına çağrıldığımda karmakarışık duygularla içeri girdim. Doktor tatlı tatlı gülümsüyordu, önce oturmam icin yer gösterdi ve sonra konuşmaya başladı " kızım, sana önemli iki haberim var, bunların ilki, beyninde biriken ve kansere neden olan radyoaktif maddeyi terle atmışsın. aslında birkaç tahlil daha yapacağız ama bu formaliteden öteye gitmeyecek"
şaşkınlıktan dilim tutulmuştu. Doktor gözlerimdeki merakı anlamış olmalı ki daha açık bir şekilde hem heceleyerek hemde daha neşeli bir sesle " Ha-ya-ta ge-ri dön-dün" dedi.
Hayata geri dönmüştüm. Evet kızıma, kocama ve öğrencilerime geri dönmüştüm. İlacım resme ve insanlara duyduğum sevgi ve inandığım şeyler icin çalışmamdı. Ağlıyordum. Hem gülüyor hem ağlıyordum. Ne garip birşeydi.
doktor devam etti " baygınlığının sebebini merak etmiyor musun "
" Ediyorum " dedim.
" iyi öyleyse sıkı dur," tüm dikkatimi doktora yönelttim, vurgulayarak devam etti " tam iki aylık hamilesin "
O an yüksek tonlu bir çığlık attım. Sesten ürken kocam ve ailem son sürat odadan içeri girdiler. Şaşkınlardı. Kocamı görür görmez sımsıkı sarılarak " hamileyim, iki aylık hamileyim" diye çılgınca bağırdım.
Kocam ya hastalığın diye homurdandığında ise sevinçle " yendim, onuda yendim. Hayata üçüncü kez geri döndüm "

İşte böyle, beynimdeki radyoaktif madde beklenmedik bir surprizdi benim icin. İlk duyduğumda söylenenlerin yalan olmasını o kadar çok istedim ki, bu gerçekle başa çıkmak kolay olmadı ama çalışarak atlattım. Yaşamdan kopmamak icin resme sarıldım. Gece gündüz resim yaptım. ve hala galerimdeki çocuklarıma dersler veriyor ve resim yapıyorum.



Sevmek Diye Bir Kelime Bilmiyorum
Hayatında bir çok sey görmüstü yasamıstı genç kız anne ve babasını küçük yasta kaybettiği icin bu tecrübeleri annanesinin yanında kalırken edindi.

Hayatında sayısız insan tanıdı onun hem yetim hem öksüz olduğunu öğrenince erkekler yararlanmak bayanlar ise onu hayat kadını olması icin çabalıyorlardı ama tüm bunlara rağmen temiz kalabilmeyi basardı 18 yasına geldiğinde çok güzel bir geç kızdı ve hayatını simit satarak kazanmaya çalısıyordu yaslı ananesi yatalak olmustu ona muhtactı o güzel yüznü erkek kılıklarına girerek saklamaya çalısıyordu.

bir gün genç bir adam onda simit aldı adam çokk yakısıklıydı . Kızcağız görür görmez icinden ona bir seylerin akıp gittiğini hissetti. Genç adam farkında olmadı ama ilgisinin, ilk önce onu bir erkek çocuğu sanmıstı.

Genç kız 1 yıl boyunca her gün kendisinden simit almaya gelen bu adama asık oldu ve her gün aynı kösede onu bekledi.

bir gün yaslı ananesi yatağında vefat etti. O gün simit satmaya gidemedi genç kız. Acısı ik kat daha artmıstı.

Genç adam kösede bekledi ama gelmedi boynu bükük işe gitti.

Genç kız ertesi gün gözü yaslı ekmek parasını kazanmak icin köseye döndü. Genç adam simit almaya geldi yine ve ilk kez ağzından

- DÜn yoktun hayırdır gelmemezlik yapmazdın sen tatlı kız
sözleri döküldü

Ggenç adam utandı hayrret etti bu sözleri söyleyebildiğine

Genç kız "benim bir kız çocuğu olduğumu anladın mı dedi

evet anladım duyunce genç adam kızın gözlerinin parladığını gördü ve devam etti böyle güzel eller ve böyle güzel gözler bir bayanda olmazda kimde olur. Genç adam elini elinin icine aldı genç kızın

"Adım bahtiyar ve yanlız yaşıyorum bu kentte yanlızlığımı dindirirmisin dedi. Adım bahtiyar benide bahtiyar et dedi ve

EVLENDİLER İKİ GÜZEL KIZ ÇOCUKLARI OLDU onlar da erkek gibi




Nasıl Kaybettim
Onu ilk gordugum gunu asla unutamam, bir ruya gibiydi. Piril piril parlayan gozleri, sicacik gulumsemesi ile kendisini taniyan insanlari (ozellikle erkekleri) muthis etkiliyordu.Fiziksel guzelligi de buyuleyici olmasina ragmen ben onu her zaman gozle gorulmeyen erdemleri nedeni ile hatirlayacagim.

Insanlarin dertlerini dert edinir ve onlari hic sikayet etmeden dinlerdi. Mizah anlayisi sayesinde gununuzu senlendirir ve guc anlarinizda her zaman dogru sozcukleri bulup kendinizi iyi hissetmenizi saglardi. Hem kizlar, hem de erkekler ona bir yandan hayranlik, bir yandan da saygi duyarlardi. O ise inanilmayacak kadar mutevazi idi.

Soylemeye gerek yok, pesinde bir cok erkek vardi. ben de bunlara dahildim. bir gun onunla sinifa kadar yurudum. Hatta bir keresinde, sadece o ve ben yemek yedik. Mutluluktan ucuyordum. Surekli, "Ah, ne olur onun gibi bir kiz arkadasim olsa" diye dusunuyordum. O zaman baska hicbir kiza bakmazdim. ama bu kadar muthis bir kiz elbette ki benden cok daha ustun biri ile beraber olabilirdi, kendime hic sans tanimiyordum.Mezun olurken ona elveda dedim.

bir yil sonra, onun en iyi arkadasi ile karsilastim. Bogazimda bir yumru ile onun nasil oldugunu sordum."Nihayet seni unutmayi basardi" dedi. "sen neden soz ediyorsun" diye sordum."sen ona cok zalim davrandin. Hep onunla sinifa yuruyor ve onunla ilgilenmis gorunuyordun. birlikte yemek yediginiz gunu hatirliyor musun? Ertesi hafta belki ararsin diye telefonun basindan ayrilmamisti. senin onu arayacagindan ve bir randevu isteyeceginden o kadar emindi ki!"

Reddedilmekten deli gibi korktugum icin hicbir zaman ona duygularimdan soz etmemistim. Ya onu arasa idim ve o da bana hayir dese idi? Olabilecek en kotu sey ne idi? Bana hayir demesi ve onunla olamamam. Peki simdi ne oldu? Zaten onunla birlikte olamadim! En kotusu de ne biliyor musunuz?Buyuk bir olasilikla bana hayir demeyecekti...



Reklamlar

  En Yeniler

 En Çok Okunanlar

 En İyiler

 İstatistikler

İçerik Ara :


Asker Fıkraları,Asker Fıkraları fıkralar,Asker Fıkraları fıkra,Asker Fıkraları,Asker Fıkraları fıkraları,Asker Fıkraları fıkraları oku,Asker Fıkraları hikayesi,Asker Fıkraları hikayeleri,Asker Fıkraları fıkralarını oku,Asker Fıkraları fıkralarına bak